#28günyoga – ilaçlı günler

Cumartesi sabahı pratiğimi yaparken bir şeylerin yanlış gittiğini farkettim. Her zamankinden fazla, çok fazla terliyordum. Nefesimi ayarlayamıyordum. Camı açsam, bana yardımcı olurdu hava dedim ama hiçbir işe yaramadı. Hatta sanırım tuz biber ekti. Zihnim hemen konuşmaya başladı: hasta oluyorsun, kesin hasta oluyorsun bak bu kadar terlemek normal değil, bak nefes nefese kaldın, zaten dün bütün gece bacakların ağrıdı, kesin klima çarptı sana ezgi kesin… ya geçen seneki gibi zatüre oluyorsan? peki hasta olursan yarın nasıl derse gideceksin, söz verdin insanlara. e peki dreamyoga ne olacak? zaten ne plan yapsan hepsi bozuluyor…

Moralim bozuldu, pratiğimi kısa kesip 5 dakika da meditasyon yapıp ayağa kalktım. Kendimi duşa attım ama çıktığımda bile terlemem devam ediyordu. Ateşimi ölçtüm: 37.7 Eyvah. İlaç alıp koltuğa attım kendimi, biraz dinlensem geçecek sandım, lakin ateşim düşmedi. Gruba yazıp gelemeyeceğimi söyledim. Ateşin haricinde, gönüllü bir iş yapan grubu yarı yolda bırakmanın da üzüntüsü vardı üzerimde. Neyse ki birkaç saat içinde benim yerime ders verecek bir eğitmen bulundu, içim az da olsa rahatladı.

Gece ateşim düşmedi. Sabah uyandığımda Zeynel hastaneye gidelim diye tutturdu. Hayır diyordum, insan 1 gece ateşi çıktı diye acile gitmez, anneme gitsem o bana baksa kesin düşer ateşim. Olmaz dedi, zorla hastaneye götürdü beni.

Geçen seneki sahne gözümde. Yine bir pazar günü deske yaklaşıp “Ateşim var, muayene olmak istiyorum.” demiştim. Sonrası serumlar, tahliller, bayılıp kalmalar ve hastaneye yatış.

Yine deske yaklaşıp “Ateşim var, muayene olmak istiyorum.” dedim bu sefer aynı şeylerin olmamasını umarak. Neyse ki ciğer sesim normaldi ve bu sefer sadece bademcik iltihabıyla “atlatıyordum”. Hemşirenin benim için hazırladığı ilaç ve vitamin kokteyli serum alırken içim geçmiş. Uyandığımda reçetemi alıp annemlere gittik.

Birkaç gündür orada ilaçlarımı alıp anneme şımarıyordum 🙂 Annemin güzel yemeklerini, yıkayıp önüme getirdiği meyveleri yiyip kedimin kafasını okşayarak Dreamyoga için enerji toplamaya çalışıyordum. İçimden kitap okumak bile gelmedi, sadece yattım dinlendim.

Bugün eve gelip valiz hazırladım ve bu yazıyı yazıyorum. İlaçlarım hala devam ediyor. Yani demem odur ki, cumartesinden beri yoga pratiği yok hayatımda. #28günyoga için kaç gün yoga yaptım, saymak istemiyorum 😦 Neyse ki önümüzde (gidip dönmeden inanmayacağım gerçekten) dreamyoga var da, yogayı seven ve hayatına dahil etmiş insanlarla birlikte 4 gün geçireceğim. Mavi ojelerimi sürdüm, ilaç torbamı valizime koydum, check-inimi yaptım, ne olacaksa bekliyorum.

Advertisements

#28günyoga – 2. Gün

Sabah 7 gibi uyandım. Bu sefer “Uyu Ezgi, daha çok erken” demedim kendime. “Bak bakalım tekrar uyuyabiliyor musun, yoksa kalk yataktan, bak hava çoktan aydınlandı bile” dedim. Yok olmuyor, zorlamadım kendimi; yüzümü yıkamadan, pijamalarımı çıkartmadan matımı serdim yere. Vücudumun, kış sabahları hissettiğim kapalılığını hissettim. Yaz bir türlü gelmiyor diye olacak, vücudum da hala ısınamadı, hala ayağımda çoraplar..

Pratiğin başında Godfrey workshop’ında deneyimlediğim dinamik yoga uygulaması yaptım. Bedenimi dinleyerek, yumuşak yumuşak. Serinin doğasında olan tekrar, belli bir süreden sonra etrafla olan bağımı kesiyor ve sadece o anda kalmamı sağlıyor. Seriyi ilk gördüğümde “Bu yoga mı şimdi?” dediğimi itiraf ediyorum 🙂 Ama uygulamaya geçtiğimde bendeki hisleri apayrı oldu. Pratikte 1 saatin sonuna yaklaştığımızda “Ben ne kadar da tatlı bişeyim, kendimi seviyorum, canım kendim” gibi cümleler geçiyordu aklımdan 🙂

Bu aralar da kendime sevgi göstermek istediğimden belki, matın üzerine geçtiğimde bu seriyi uygulamaya başladım. Yarım saat kadar bu repetitif asanaları yaptıktan sonra, kalça açıcılara yöneldim. İğne-iplik, pigeon ne kadar iyi geldi anlatamam! Ardından pratiğimi 10 dakikalık meditasyonla bitirdim. Daha doğrusu bitirmek zorunda kaldım çünkü midemden “açım ben, açım!” sesleri geliyordu. E hassasiyet diyorsak, bu açlığa da duyarlı olmalıydım. Hele de kendim için bir şey istemek, birinden bir şey talep etmek, kendimde bunu hak görmek yıllar süren terapi seanslarımı almışken..

Dünki terapide de hamile yogası eğitiminde tanıştığım Pınar’ın başlattığı #28günyoga ‘yı anlatırken buldum kendimi. Bu “oyun” üzerinden iki şeyi konuşmaya başladık: Yazmak ve bir işte süreklilik göstermek. Ben yazmayı sevdiğimi ama genelde yazdıklarımı yırtıp attığımı söyledim. “Neden yazıyorum ki, zaten tüm fikirler benim kafamda, başkalarına kanıtlamam gereken bir şey yok” dedim terapistime. Genelde ben bir çıkmazın içindeyken fazla renk vermeyen terapistim, bu sefer bu sözlerime güldü. Ben de kendimi tutamadım ve güldüm (neyse ki). Çok sık yazıyor musun, en son ne yazdınla devam eden konuşmada ağzımdan şu cümle çıktı: “Ben yazdıkça, içimdeki şey benden çıkıyor.” – “Ve?” – “Ve rahatlıyorum.”

İşte bu yüzden bugünki pratiğimi yapıp kahvaltımı ettikten sonra kahvemi içip Defne Suman’ın superergen.com ‘daki röportajını okurken gülümsedim. Şöyle diyordu Defne Suman yazmak eylemi için, “sadece kendine ait değil, diğeri ile paylaşılacak bir araç.” Aynı röportajda, yazdıklarını paylaşmaya “yogayla tanıştıktan sonra” başladığının bilgisi de veriliyordu. Gülümsedim sadece. Tam ihtiyacım olan zamanda Defne Suman’ın bir yazısının veya röportajının karşıma çıkmasına alışmıştım artık 🙂 Onu fiziksel olarak tanımıyor olsam da, o benim varlığımdan haberdar bile olmasa da, tam olması gereken yerde ve zamanda karşıma çıkıyor ve yüzleştiğim olaya farklı bir bakış açısıyla bakmamı sağlıyor. Her zaman yaptığım gibi, içimden ona teşekkür ettim ve laptopu açıp bu yazıyı yazdım 🙂

Yazmak konusunda bir süre daha oyalanacağım sanırım. Süreklilik (ve beni kurcalayan bir konu daha: sebat) kısmında da #28günyoga bana yardımcı olacak biliyorum ve bunu başlatan Pınar’a da teşekkür ediyorum.

 

V for Vienna

Seyahat için uçak bileti bakmak ve almak beni hep heyecanlandırıyor. Hatta ucunda yolculuk olmasa bile ara ara uçak bileti sitelerinde dolaşıyorum; yalnızca seyahati değil, uçuşun kendisini bile düşünmek hoşuma gidiyor.

Ama sanırım en çok Viyana’ya bilet alırken heyecanlanıyorum. Heyecanımdan dönüş saatini yanlış aldığım bile oldu bir seferinde 🙂 Viyana’ya uçmayı sevmem için, Pınar’ın burada yaşıyor olması büyük etken tabii.

İlk Viyana biletimi, midemdeki kelebekleri uçuracak adamın orada yaşadığını bilmeden satın alıyorum; bunu farkettiğimizde, ben gittiğimde o orada olacak  diye seviniyoruz. Bu ilk uçuşun checkin’ini de, hayatıma çok sonraları girecek olan adamın o zamanki sevgilisinin yanına yapacağımı bilmiyorum; onunla da karnıyarık ve pilavımızı yerken müzeler üzerine sohbet ediyoruz.

Viyana’ya vardığım o akşam Pınar beni karşılıyor, valizi eve bıraktığımız gibi Cafe Europa‘ya götürüyor. Dışarıya bakan masalardan birine oturmuş beyaz şaraplarımızı içerken, “Bu çocuk beni neden aramıyor acaba?” diye düşünüyorum. Yıllar sonra aynı yerde bu sefer parmağımda alyansımla oturuyorum, sert kahveler içiyoruz. Bir yandan da hayatın karşıma çıkardığı işaretleri nasıl da görmezden geldiğimle ilgili hikayeler anlatıyorum Pınar’a.

Sabah kahvaltıları evde yapmayı seviyoruz, hatta bazen sabahın 5’inde bile kahvaltı yapıyoruz Webgasse’ye bakan pencerelerin önündeki masada. Ben siyah çay içiyorum, Pınar yeşil çay. Günün planını yapmadan önce Kelebek haberlerine bakıyoruz. Telaşsız.

IMG_5212.JPG

Günlerden cumartesiyse, Naschmarkt’a yürüyüp Deli‘de yapıyoruz kahvaltımızı; oradan bit pazarına geçiyoruz. Şanslıysam minik kadehler, fincanlar, yaka iğneleri alıyorum. Teneke kutularda gözüm kalıyor.

IMG_2872.jpg

img_5277

Canımız kahve istiyorsa, Café Sperl‘e gidip kahveyle apfelstudel yiyoruz. Phil‘e gidip kitaplara, defterlere, kartlara bakıyoruz; bir kahve daha içiyoruz. Phil, Viyana’da en sevdiğim cafe. Evet.

IMG_3056.jpg

Mariahilf üzerindeki dükkanlara girip çıkıyoruz. Belki Springfield’de tüm yaz üstümden çıkarmayacağım bir bikini daha bulurum diye umuyorum. Bik Bok tabelasını görünce birbirimize bakıp ergenler gibi gülüyoruz. Pınar Brandy Melville’i gösterip “Bak tam senlik şeyler var burada” diyor. “Neydi o benim 1 milyoncu dediğim yer? Heh Butlers’tı” derken Pınar’ın beni kınayan bakışlarını hissediyorum üzerimde.

Karnımız acıkınca Vapiano‘da yiyoruz. Karbonhidrat almak lazım.

Ardından Kirchengasse’ye dalıp Herr und Frau Klein‘dan yeğenler için, Flying Tiger’dan da kendimiz için alışveriş yapıyoruz. Tamam tamam, buradan da yeğenlere bir şeyler alıyoruz.. Yorulup Le Troquet‘de bir kahve daha içiyoruz.

IMG_2876.jpg

figar‘da uslu uslu akşam yemeğimizi yedikten sonra, tatlılara bakmak için tekrardan menüyü isterken, “Aslında bir bira içebiliriz.” cümlesi ilk kimin ağzından çıkıyor, hatırlamıyoruz. Kleines Café‘ye geçip Jesse ve Céline’in şerefine şaraplarımızı tokuşturuyoruz. Gece, Wes Anderson’ın dekore ettiğini sandığım Miranda‘nın kokteylleriyle bitiyor.

2017-01-28-PHOTO-00012295.jpg

Pınarlayken, güne başlamak için acele etmiyoruz. Pazar gününü Viyana Teknik Müzesi‘ni gezmek için kullanıyoruz. Pedal çevirerek elektrik, güneşin yönünü ayarlayıp güneş enerjisi üretiyoruz. Elektrik devreleriyle oynayıp eski iletişim ve taşıma araçlarına bakıyoruz.

img_2897img_2898

Sanat müzelerine girmek içinse hafta içini tercih ediyoruz. Evden çıkınca yolumuzu biraz uzatıp Secession binasını görüp oradan MuseumsQuartier (MQ)’e gidiyoruz.

Pınar’a yazdığım notları hatırlıyorum: *Pınar ayakkabılarını hep ters çıkarıp koyar. *Paramın yarısından fazlasını kırtasiyeye harcamışım bu hafta. *Pınar’ın buzdolabında beyaz şarap bulunur. *Egon Schiele’de beni rahatsız eden bir şeyler var.

Gustav Klimt tablolarını görmek için girdiğim Leopold Museum‘da Egon Schiele’yle karşılaştığımda aklımdan geçirmiştim bunu. Ardından İstanbul’a döndüğümde kendimi “Schiele özlenir mi ki?” derken bulmuştum. Şimdiyse “Schiele bünyede bağımlılık yaratır.” diyorum.

SchieleWoman.jpg

Egon Shiele – Seated Woman with Bent Knee

Leopold’dan çıkıp hemen yanındaki MUMOK‘a giriyoruz. Yeni gelen koleksiyonların yanında Andy Warhol, Pablo Picasso ve Roy Lichtenstein’e de selam ediyoruz. Shop’a uğramadan çıkmıyoruz. Dışarıda hava güzelse, bahçede oturup dinleniyoruz. Bazı akşamlar bu meydanda partiler oluyor, en yakın zamandakine gelelim diyerek MQ’dan çıkıyoruz.

IMG_2835.jpg

Karşımızda kocaman ve iki mükemmel bina. Biri, önünde dokunduğunuz zaman şans getirdiğine inanılan küçük bir fil heykeli bulunan Sanat Tarihi Müzesi; diğeri, içinde dinazorlar replikalarının olduğu Doğa Tarihi Müzesi. Biz Sanat Tarihi Müzesi’ne giriyoruz; 15, 16 ve 17. yüzyılda yapılmış erkeğini boğan kadınlar, çıplak çıplak dolaşan Adem ve Havva yorumlarını görmek istiyoruz çünkü. Aynı zamanda Pieter Brueghel’in Turmbau zu Babel (Babil Kulesi) ve Kinderspiele (Çocukların Oyunları) tabloları da bu müzede.

0228

Lucas Cranach – Judith with The Head of Holofernes

Aylardan aralık, dönemlerden Christmassa ve dışarıda kar yağmaya başlamışsa, Giuseppe Arcimboldo’nun Summer’ını görmeden atıyoruz kendimizi müzeden dışarı. İki müze arası kurulan Christmas marketlerini geziyoruz, tabii ki elimizde Weihnachtspunsch’larımızla.

IMG_1488.JPG

Ardından Parlamento binasının önünden geçerek Rathausplatz‘a gidiyoruz; en büyük Christmas market burada kuruluyor. Aslında bu bölgede hep bir aktivite oluyor; dünya kupası heyecanı burada yaşanıyor, kurulan dev ekrandan Eurovision izleniyor.

FullSizeRender.jpg

IMG_2795.jpg

Volksgarden’ın içinden geçiyoruz. Bazen ördekleri izlemek için duruyoruz. Buradan Hofburg Sarayı’na gidiyoruz, at kokuları eşliğinde Michaelerplatz’dan geçip Kohlmarkt Caddesi’ne giriyoruz. Demel‘in vitrin tasarımlarına bakıp içerde de bir tur atıp çıkıyoruz çünkü çikolata fiyatları gerçekten pahalı. Baya lüks markaların olduğu bu caddede garip bir şekilde Nordsee ise tüm alakasızlığıyla duruyor, mağrur duruşuna saygı gösterip yürüyoruz. Caddenin sonunda ise Julius Meinl dükkanı var; çaylar, kahveler, çikolatalar, baharatlar her şey hey şey beni benden alıyor ve genelde paramın bir bölümünü burada bırakıp çıkıyorum 😦

Buranın arka tarafında Viyana’nın en eski irish pub’ı var: Bockshorn. Eskiden olsa biraları burada içerdik ama içeride de sigara içildiği için artık rahatsız oluyoruz.

Geliyoruz bizi Stephan Katedrali‘ne çıkaracak olan Graben Caddesi’ne. Burada da tanıdık mağazalar, souvenir shoplar ve kafeler var (En ünlüsü Dorotheergasse’deki Hawelka). Bu caddeye Christmas zamanı takılan avizelerin ışıklarını görmek için mutlaka gece geçilmesi gerekiyor.

IMG_1457.JPG

Bizim buradan geçme amacımızsa Bäckerstrasse’deki Filgmüller‘e gitmek. Hafta içi rezervasyonsuz gittiğimizde birazcık sıra bekliyoruz; hafta sonu gideceksek mutlaka rezervasyon yaptırıyoruz. Her zamanki gibi şinitzel, patates salatası ve beyaz şarap sipariş ediyoruz. Ve her zamanki gibi yerimizden kalkmaya zorlanacak kadar midemizi dolduruyoruz. Eve tabii ki yürüyerek dönüyoruz.

IMG_2855.jpg

Ertesi gün, hava güzelse Belvedere Müzesi‘nde Klimt’e veya Albertina Müzesi‘nde Picasso’ya doymak yerine Schönbrunn Sarayı‘nın bahçesinde yürümeyi tercih ediyoruz. Yorulunca Schwarzenberg’de oturup kahve içiyoruz.

309697_10150366018437600_2114626037_n.jpg

IMG_4859.JPG

Akşamüstü drinkini 25hours Hotel’de alıyoruz. “Come as you are” diyerek karşılıyor otel bizi. Tuvaletinden aldığım free kartpostalsa hep kitaplarımın arasında bana Viyana’yı hatırlatıyor.

IMG_3053.jpg

Akşam Pizzeria Disco Volante‘te pizzaları yiyip benim Viyana’da en sevdiğim yer olan Palmenhaus‘a gidiyoruz. Defterime “Viyana bu sefer çimlerinde uzanmama izin vermedi.” diye not aldığım günün ertesi sabahı bir şekilde kendimi Palmenhaus’un bahçesinde piknik yaparken bulduğumdan beri yeri ayrı… Yapımında çelik ve cam kullanılmış bu restoranın içinde ise yeşil bitkiler, kuşlar; yan tarafında da kelebek müzesi bulunuyor. Açıkçası burada prosecco içmeden Viyana’ya geldim demeyi sevmiyorum.

img_3006img_2865

Ne oldu o kelebekler uçuran adama, uçaktaki kızın sevgilisine diye sorarsanız, venüs retrosunda bile ortaya çıkmıyorlar. Herkes halinden memnun.

Benim kafamdaysa hep Viyana’ya tekrar gitme yolları.

“Baby, you are gonna miss that plane.” – Before Sunset, Closing Scene.

La la la la la la laaa

gallery-item07

Bir filmi izlerken, bir kitabı okurken veya bir şehri gezerken içinde bulunduğumuz ruh hali, o filmle, kitapla veya seyahatle olan düşüncelerimizi, anılarımızı o kadar etkiliyor ki. Bol ödüllü, eleştirmenlerin gözdesi, herkesin çok beğendiği bir kitabı okuyup “bu neydi şimdi” diye yarıda bırakabiliyor insan. Ya da her yıl 60 milyon turistin ziyaret ettiği bir şehirde bulunup aklımızda tek kalan şey “yalnız sokaklar çiş kokuyor”olabiliyor.

La La Land filmine etrafta (bolca) yazılan çizilen hiçbir şeyi okumadan gittim. Sadece zevklerimizin benzer olduğu arkadaşımın “mükemmeldi. gece gördüğüm rüyalarım değişti” yorumu, filme gidiş günümü öne aldırdı. Filmden çıktığımda ise “City of Stars” mırıldanarak, ufaktan salınarak yürüyor ve yürürken ayağımla yerleri süpürmek istiyordum.

Ne mi oldu? Hatırladım.

Hayal diye bir kavram olduğunu,

Bir ilişkinin sinemada el ele tutuşarak başlayabildiğini,

Yıldızları izlemenin romantikliğini,

Ryan Gosling’in ne kadar yakışıklı olduğunu,

Dans etmeyi sevdiğimi,

Bir hayali gerçekleştirmenin kolay olmadığını, umutsuzluğun onun doğasında olduğunu, ilerlemek için bazen bir katalizörün gerektiğini,

Umudu, masalların naifliğini, nostaljinin kokusunu,

Bir amacı olan insanları takdir edebilmeyi,

Piyano çalmayı sevdiğimi (Bu arada Ryan Gosling filme başlamadan önce haftada 6 gün, günde 2 saat çalışarak, tüm piyano sahnelerini CGI veya el dublörü kullanmadan çalmayı öğrenmiş.),

Paris’i, Seine’e doğru ayaklarımı sallandırmayı,

“Kalabalık içinden birinin” çıkıp gelebileceğini,

“Yine olsun, yine yaparım” diyebilmeyi…

Şu an yazıyı yazarken ve 4 gündür Spotify’da sadece La La Land müziklerini dinliyorum ve uzun zaman da sıkılmadan dinlemeye devam edeceğim sanırım.

Thanks to the fools who dream!

 

 

Baudelaire – Le Spleen de Paris

Bugün  “Il me semble que je serais toujours bien là où je ne suis pas” diyerek uyandım

Cette vie est un hôpital où chaque malade est possédé du désir de changer de lit. Celui-ci voudrait souffrir en face du poêle, et celui-là croit qu’il guérirait à côté de la fenêtre.
Il me semble que je serais toujours bien là où je ne suis pas, et cette question de déménagement en est une que je discute sans cesse avec mon âme.
« Dis-moi, mon âme, pauvre âme refroidie, que penserais-tu d’habiter Lisbonne ? Il doit y faire chaud, et tu t’y ragaillardirais comme un lézard. Cette ville est au bord de l’eau ; on dit qu’elle est bâtie en marbre, et que le peuple y a une telle haine du végétal, qu’il arrache tous les arbres. Voilà un paysage selon ton goût ; un paysage fait avec la lumière et le minéral, et le liquide pour les réfléchir ! »
Mon âme ne répond pas.
« Puisque tu aimes tant le repos, avec le spectacle du mouvement, veux-tu venir habiter la Hollande, cette terre béatifiante ? Peut-être te divertiras-tu dans cette contrée dont tu as souvent admiré l’image dans les musées. Que penserais-tu de Rotterdam, toi qui aimes les forêts de mâts, et les navires amarrés au pied des maisons ? »
Mon âme reste muette.
« Batavia te sourirait peut-être davantage ? Nous y trouverions d’ailleurs l’esprit de l’Europe marié à la beauté tropicale. »
Pas un mot. – Mon âme serait-elle morte ?
« En es-tu donc venue à ce point d’engourdissement que tu ne te plaises que dans ton mal ? S’il en est ainsi, fuyons vers les pays qui sont les analogies de la Mort. – Je tiens notre affaire, pauvre âme ! Nous ferons nos malles pour Tornéo. Allons plus loin encore, à l’extrême bout de la Baltique ; encore plus loin de la vie, si c’est possible ; installons-nous au pôle. Là le soleil ne frise qu’obliquement la terre, et les lentes alternatives de la lumière et de la nuit suppriment la variété et augmentent la monotonie, cette moitié du néant. Là, nous pourrons prendre de longs bains de ténèbres, cependant que, pour nous divertir, les aurores boréales nous enverront de temps en temps leurs gerbes roses, comme des reflets d’un feu d’artifice de l’Enfer ! »
Enfin, mon âme fait explosion, et sagement elle me crie : « N’importe où ! n’importe où ! pourvu que ce soit hors de ce monde ! »

Le Spleen de Paris, XLVIII.

Son

“Artık kara bitmiş, karşımızda Atlantik Okyanusu duruyordu; ancak bu kadar gidebiliyorduk. El sıkıştık ve sonsuza kadar dost kalmak için anlaştık.”

Yolda – Jack Kerouac

Mucize ve Korku

Bir kadının rahminde yeni bir yaşamın oluşması, mucize kelimesinin tam anlamıyla yerini bulması herhalde. Ama itiraf ediyorum, ben çekiniyorum hamilelerden. Hatta içlerinde bir can taşıyor olmaları, o canın besleniyor, büyüyor ve 9 ay sonrasında dünyamıza katılıyor olması fikri beni biraz ürkütüyor. Bu kadar güzel, özel, doğal ve mucizevi bir durum karşısında neden paniğe kapıldığımı bilmiyorum, bunun araştırması içindeyim.

Tam da bu araştırma yolunda, çok sevdiğim ve güvendiğim Mey hocamın Nur Sakallı ile Cihangir Yoga’da Hamile Yogası Hocalık Eğitimi vereceğini öğrendim. Meyle uzunca konuşmam (ve beni ikna etmesi) sonrası eğitime katılmaya karar verdim! Hatta eğitimde bir de hamile olacağını öğrendikten sonra bile vazgeçmedim desem! 🙂

Mey’in temel 1 derslerinde öncelikle sınıfta ilk kez yoga yapacak olan olup olmadığını sorar. İlk kez gelen varsa, “Beklentiye girmeyin, hayal kırıklığına uğrarsınız, neler olacağını hep birlikte göreceğiz.” der. Ben de bu yüzden beklenti içine girmiyorum ama sabırsızlanıyorum! Sadece kadınlığa, anneliğe, doğuma, bebeğe dair çok şey öğreneceğimi hissediyorum.

Jinekoloji muayenesi sırasında bayılan, doktorumun beni nöroloğa yönlendirmesi sonucunda beyin tomografisi, EEG’si çekilen, tilt table teste, oradan kalp EKO’suna yollanan (çok şükür hepsi temiz) biri olarak umarım bir kaza geçirmeden bitireceğim bu eğitimi.

Hayattaki en büyük mucizeden korkumun kaynağı nedir? Kaynağa direkt inebilir miyim? Yoksa önce etkiye ve motivasyona mı bakmam gerekiyor? Lisedeki psikoloji hocamın yaptığı gibi soruları sorup “yanıtını içinde ara” diyorum..

Sevgiyle,