Her şey olması gerektiği gibi

Geride bıraktığım yılla hesaplaşmak ve yeni gelen yıla dilekler adamak daha önce yaptığım bir şey değildi. Ama 2015 yılı benim için yazmaya değer bir yıl oldu.

Devrim Akkaya ve Zeyneb Uras’ın yeni yılı kutlamak için birlikte verdikleri yin&yang temalı ders sırasında düşündüm böyle bir yazı yazmayı. Zeyneb Hoca bizi ateşe dönüştürüp Devrim Hoca’nın bu ateşi içimize dönmemiz için kullandığı derste, kulaklarımda “aç kalbini” sesleri yankılanırken…

Olanı olduğu gibi kabul ettiğimizde, içinde bulunduğumuz ana teşekkür ettiğimizde hep daha fazlası geliyor. Ben de bu sene başıma gelen her şeye teşekkür etmek ve yeni niyetlere yer açmak istiyorum. Bu şarkı eşliğinde: Curtis Harding / Next Time

30 oldum. Doğum günümü ilk kez gittiğim bir şehirde, tesadüfen içeri girdiğim bir barda, ilk kez tattığım bir içkiyle kutladım. Yanımda sevgilimle.

IMG_1594

Evlendim. Paris’te. Tam da istediğim gibi, upuzun bir masa etrafında, en yakınlarımla, harika bir akşam yemeğiyle.

OZ__0575_

P1010134.JPG

Şahit oldum. Hem de gelinliğimle 🙂 Konsoloslukta bizden sonra evlenen çiftin şahitleri yoktu, biz de seve seve şahit olduk onların heyecanına. 10 dakika arayla, aynı resmi deftere imza atmış oldum ben de.

P1010111

Taşındım. 30 yıl Yeşilyurt – Yeşilköy ekseninde ailemle birlikte yaşadıktan sonra, sevdiğim adamla Cihangir’e kendi evimize taşındım. İlk kez çamaşır, bulaşık, temizlik, yemek, faturalar, mutfak alışverişi, deterjanla bu kadar haşır neşir oldum.

IMG_4799

İstifa ettim. Hem de kalp çarpıntısı ve nefes alamama duygusu yaşayarak hastaneye koştuktan sonra. Orada olmamam gerektiğine aklım değil vücudum karar verdi. İçinde pancar olan kutumu ve orkidemi aldım, gittim.

IMG_2222

Seyahatlere çıktım. Doğum günümü kutlamak için Berlin’e; çok uzun zamandır aklımda olan GAP turuna; her seferinde farklı hislerle döndüğüm Viyana’ya; evlenmek için Paris’e; annemin hayalini gerçekleştirmek için Prag’a; bir anda “hadi” deyip Amsterdam’a.

FullSizeRender

IMG_2312

IMG_2827

IMG_5944

FullSizeRender (1).jpg

Yazı Bodrum’da geçirdim. Her gün denize girerek.

IMG_4756.JPG

Yoga eğitmenlik eğitimine başladım. Eğitimin sonunda 200 saatlik uluslararası Yoga Alliance sertifikasına sahip olacağım ve temel seviyede yoga dersleri verebileceğim!

IMG_6457.JPG

Hayat hep güllük gülistanlık değildi. Büyükbabamı kaybettim. Yine de şükrettim bu zamana kadar birlikte olduğumuz için.

Öğrendim. Çok yakındaki kişinin zamanla senden uzağa düşebileceğini, bunun normal olduğunu, eğer isterse senin yanında olmanın bir yolunu bulacağını, keyfinin bildiğini.

Kış ortasında yazı yaşamak istedim. Olmadı. Vardır bir amacı dedim, kabul ettim. Hem kış daha bitmedi ki! 🙂

Ve şimdi yaşadıklarıma, hissettiklerime, gördüklerime, yediklerime, içtiklerime tekrar tekrar şükrederek, yeni niyetlere açıyorum kalbimi.

Yogada ilerleyip çocuk yogası eğitmeni olmaya, daha çok seyahat etmeye, daha çok kitap okumaya, ailemle daha çok vakit geçirmeye, ayurvedayla ilgilenmeye, en az 3 yemek ve 3 tatlıyı çok iyi yapabilmeye, daha çok yazmaya, daha merhametli biri olmaya, daha az uyumaya, güneşin doğuşunu daha çok izlemeye, daha çok gülmeye niyet ediyorum.

Kalbimi açtığımda, her şey olması gerektiği gibi.

 

 

 

 

biryudumkitap.com’la gelen bir yudum özlem

Geçen gün bir arkadaşım sayesinde biryudumkitap.com ile tanıştım.

“Her sabah bir yudum kahve, bir yudum kitap kalbe iyi gelir” fikrinden yola çıkarak oluşturulmuş bu site, her sabah saat 08:00’de posta kutunuza seçilen kitaplardan bir pasaj gönderiyor.

Beş dakikada okuyabileceğiniz bu pasajlara, küçük bir yorum eklemeyi de unutmuyorlar. Künye tabii ki var. Abone olmak ise iki dakika bile değil.

Üstelik site 1 Aralık’ta yayına girmiş olmasına rağmen 11 bin aboneye ulaşmış bile.

Buraya kadar her şey “kitapseverler düşünülerek hazırlanmış bir girişim” gibi duruyor. Oysa ki benim hikayem biraz daha farklı.

8 Aralık günü, biryudumkitap’tan ilk mailimi aldığımda karşımda hiç tanımadığım bir yazar ve kitabı, ama çok iyi bildiğim bir yayınevi ismi duruyordu: Tekin Yayınevi

Adsız

En kısa tabirle, dedemin 1962 yılında Bâb-ı Âli Caddesi’nde kurduğu, babamın işletmeye devam ettiği ve fakat geçen senelerde işletmesini devrettiği yayınevi.

Yaşar Kemal, Uğur Mumcu, Aziz Nesin, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Emin Çölaşan, Suna ve Erdoğan Tanaltay, Bülent Ecevit, Yalçın Küçük gibi isimlere bir dönem yuva olmuş olan yayınevi.

Kitap fuarı Tepebaşı’ndaki yerindeyken, 4. sokakta ikamet eden yayınevi.

Üst katında Basri Amca’ya fiyat etiketlerini yapıştırmaya yardım ettiğim, tüm kitapların kahverengi-bordo raflardaki yerlerini ezberlediğim yayınevi.

Sabah gidersem babamın yandaki handan kaşarlı tost ısmarladığı, Gökay abinin çayı demlediği, Metin abinin hesap makinesini kullanmama izin verdiği yayınevi.

Fransızca öğrenmeye yeni başladığım sene içeriye gelen turistlere dedemin beni işaret ettiği, benimse kaçıp yukarı saklandığım yayınevi.

Babamın “Baba Evi’ni okumadan buradan kitap alamazsın” dediği, Bilal abinin çaktırmadan(!) istediğim kitabı çantama koyduğu yayınevi.

Bir kitabın nasıl ortaya çıktığını ve dağıtıldığını gördüğüm, sayesinde kitap sevmeyi ve gizlice koklamayı öğrendiğim yayınevi.

Yıllar geçtikçe babamın “Gel burada birlikte çalışalım” dediği yayınevi.

Şimdiyse sabah 08:00’de gelen bir maille beni, fuarda katılımcı kartı taktığım için gururlandığım çocukluğuma, dedemin aramızda olduğu günlere, Uğur Mumcu’nun ölüm haberi üzerine yasa boğulan evimize, Yeşilyurt – Sirkeci trenindeki türlü türlü satıcılara, başka türlü olabilir miydi düşüncelerine sürükleyen yayınevi.

Teşekkürler biryudumkitap.

Beni düşündürtmeye ve şaşırtmaya devam et!

işi “yazmak” olan iki şeker kadın

Ekim ayında, Tezgahçılar’ın düzenlediği Baştan Sona Dijital Yazarlık ve İçerik Kurgusu’na katıldım ve bu sayede iki tatlı kadınla tanışma fırsatı yakaladım: Diken, TimeOut istanbul ve Bianet için haberler yazan Nihan Bora ve InStyle’ın yazı işleri müdürü Bahar Kader.

Yaptıkları iş kesinlikle çok zor; konu bulmak, röportajlar yapmak, yazı yetiştirmek, her ay çıkan derginin son onayını vermek zorundalar. Bu yükü görebiliyorsunuz ama bu şeker kadınlar bundan hiç şikayetçi değiller çünkü mesleklerine tutkuyla bağlılar. Zaten bu yüzden, bu koşuşturmaca içinde gelip bir de bize yazmayı sevdirmeye çalışıyorlar 🙂 İyi ki de bize zaman ayırdılar ve onları dinleyip minik ilhamlar alabildim.

İkisinin de işlerinde ne kadar başarılı olduklarını söylemek bana düşmez. Ben sadece mesleklerini ne kadar çok severek yaptıkları gördüğümü söyleyebilirim. Anlattıkları her şeyi büyük bir zevkle takip ediyorsunuz, resmen işlerine duydukları aşk sözlerine, tavırlarına yansıyor.

12108882_911105635639080_4354636939375279748_n

E sadece onlar anlatmadı tabii, bizden de yazmamızı istediler. İşte sevgili Nihan Bora’nın yorumlarıyla düzelttiğim, El Empleo isimli animasyon filmi hakkındaki yazım:

223451758_640

Tik tak tik tak tik tak, haydi uyan!

Arjantinli yönetmen Santiago Bou Grasso’nun bol ödüllü kısa animasyon filmi El Empleo (The Employment), bir adamın sabah yataktan kalmasıyla başlayan işe gitme sürecini konu alıyor.

Film, her sabah duymaya alışık olduğumuz alarm sesiyle açılıyor ve bu ses bizim için, filmin genelinde etkili olan iç sıkıntısının da başlangıcı oluyor. Donuk bakışlı kahramanımız evde kahvesini hazırlıyor, kahvaltısını yapıp taksiyle işine gidiyor. Bu hepimizin alışkın olduğu bir durumken, yönetmen bir an için dönüp kendimizi ve yaşadığımız hayatı sorgulamamızı istiyor: biz kimiz, ne yapıyoruz, daha da önemlisi kimin için yaşıyoruz? Acaba farkında olmadan sistemin sürebilmesi için gereken parçalardan biri mi olduk? Nâzım Hikmet’in “Trak tiki tak! Makinalaşmak istiyorum!” dizeleri gerçek mi oldu yoksa?

Filmde hakim olan soluk renkler, mekanik hareketler ve “eşyalaşmış” karakterler, bu düşünme ve sorgulama sürecinde bize yardımcı oluyor. Lamba, masa, asansör, paspas gibi imgeler, bizlerin yaşamak için hem başkalarını kullandığımızı hem de aynı şekilde kendimizi kullandırdığımız gerçeğini vurguluyor. Bou Grasso, her birimizin tek bir işe yarayan eşyalara indirgendiğimizi ve hepimizin bir ruha sahip olduğunu unuttuğumuzu bu metaforlarla sorgulatmaya çalışıyor bize. Aynen Marx’ın yabancılaşma teorisinde kendi doğamıza, emeğimize ve hayata yabancılaştığımızı anlatmaya çalıştığı gibi… Sonuç olarak, 5 dakika boyunca kocaman bir ruhsal yorgunluk izliyoruz.

Filmdeki trafik lambaları sahnesi izleyiciyi gülümsetmeyi başarabilmişse de, belki de sürekli saate bakarak yaşamanın, durgun bakışlarla karşılaşmanın, mutsuz yüzler görmenin ne zaman olağan bir hale geldiğini düşünmemizin vaktidir. Tik tak tik tak, haydi uyan!