Mucize ve Korku

Bir kadının rahminde yeni bir yaşamın oluşması, mucize kelimesinin tam anlamıyla yerini bulması herhalde. Ama itiraf ediyorum, ben çekiniyorum hamilelerden. Hatta içlerinde bir can taşıyor olmaları, o canın besleniyor, büyüyor ve 9 ay sonrasında dünyamıza katılıyor olması fikri beni biraz ürkütüyor. Bu kadar güzel, özel, doğal ve mucizevi bir durum karşısında neden paniğe kapıldığımı bilmiyorum, bunun araştırması içindeyim.

Tam da bu araştırma yolunda, çok sevdiğim ve güvendiğim Mey hocamın Nur Sakallı ile Cihangir Yoga’da Hamile Yogası Hocalık Eğitimi vereceğini öğrendim. Meyle uzunca konuşmam (ve beni ikna etmesi) sonrası eğitime katılmaya karar verdim! Hatta eğitimde bir de hamile olacağını öğrendikten sonra bile vazgeçmedim desem! 🙂

Mey’in temel 1 derslerinde öncelikle sınıfta ilk kez yoga yapacak olan olup olmadığını sorar. İlk kez gelen varsa, “Beklentiye girmeyin, hayal kırıklığına uğrarsınız, neler olacağını hep birlikte göreceğiz.” der. Ben de bu yüzden beklenti içine girmiyorum ama sabırsızlanıyorum! Sadece kadınlığa, anneliğe, doğuma, bebeğe dair çok şey öğreneceğimi hissediyorum.

Jinekoloji muayenesi sırasında bayılan, doktorumun beni nöroloğa yönlendirmesi sonucunda beyin tomografisi, EEG’si çekilen, tilt table teste, oradan kalp EKO’suna yollanan (çok şükür hepsi temiz) biri olarak umarım bir kaza geçirmeden bitireceğim bu eğitimi.

Hayattaki en büyük mucizeden korkumun kaynağı nedir? Kaynağa direkt inebilir miyim? Yoksa önce etkiye ve motivasyona mı bakmam gerekiyor? Lisedeki psikoloji hocamın yaptığı gibi soruları sorup “yanıtını içinde ara” diyorum..

Sevgiyle,

 

“Konser var dediler, geldik”çiler

Bu aralar kimi görsem kolundan çekip son günlerde nasıl “tatsız” konserler izlediğimi anlatıyordum. Yakındığım arkadaşlarımdan biri Aylin Aslım’ın “Memleketimden Konser Manzaraları” başlıklı yazısını gönderdi bana. Özetle, bir sanatçı olarak konsere gelen seyircinin “susmadığını”, bundan kendisinin kadar diğer sanatçı arkadaşlarının da çok rahatsız olduğunu yazıyordu.

Ceylan Ertem’in Sinop konseri sonrası yazdıklarını görmüştüm ancak Aylin Aslım’ın yazısını (ve haziran tarihli “Şey Ben Müzik İçin Gelmiştim” yazısını) okuyana kadar durumun vahametini anlayamamıştım açıkçası. Aslında olaya tek taraflı bakıyordum ve sahnede olan kişinin de benimle benzer rahatsızlıkları duyabileceği aklıma gelmemişti. Büyük hata!

Benim için konsere gitmek en basit deyimle, sevdiğim şarkıcının/grubunun müziklerini canlı olarak dinleyip ritmlerine eşlik etmek demek. Sahnede olan kişi tarafından bakarsak da, konser vermek dinleyiciyle buluşup sanatını icra etmek demek.

Peki neler oluyor konserlerde? Seyirci mütemadiyen konuşuyor, sürekli birilerini ittirip yer değiştirmeye çalışıyor, tüm konser boyunca telefonunu havaya kaldırıp arkadaki kişinin görmesini engelliyor. Hatta zaman zaman aralarında tartışma çıkıyor. Sanatçı ise bazen çocuk gibi uyarmak zorunda kalıyor, bazen istifini bozmamaya çalışarak devam ediyor, bazense sahneden gidiyor.

Memleketteki her türlü yozlaşma, sonunda konser salonlarında da vuku bulmaya başladı işte. Kendisine bile saygısı olmadığını düşündüğüm, kendi zevklerinden başka hiçbir şeye önem vermeyen ve sürekli BEN BEN BEN diye ortada dolaşan insanlar kaplıyor her yanımızı. Sen konserde elinde içkiyle hafif hafif salınırken gelip sana çarpıp ileriye gitmeye çalışan kişiyle, otobüste sırt çantasıyla seni ittiren aynı kişi, bildin mi? Sen şarkıcının sesiyle kendinden geçmiş bir şekilde ona eşlik ederken yanında durmadan konuşan kişi, cafede bağıra çağıra telefonla konuşan kişi, tanıdın mı? “Pardon biraz sessiz olur musunuz?” diye uyardığında, “SANA NE?!” diye bağıran kişi, evlilik programlarında çıkan polemiklerin bir numaralı takipçisi.

Konser başlamadan veya başladıktan bir, bilemedin iki şarkı kadar seyirciler arasında yerleşme telaşı olabilir belki. Bundan sonraki itişmelere, konuşmalara ise hiç ama hiç anlam veremiyorum.

Ben sanırım en büyük sıkıntıyı 2013 yılındaki Lana Del Rey konserinde yaşamıştım. 15-17 yaşındaki çocukların büyük bir hızla çarpıp geçmelerinden fenalık gelmiş, en sonunda “Geçemezsin!” diye bağırmak zorunda kalmıştım.

Hadi onlar çocuktu, ergendi. Peki geçen Kasım ayında Beyoğlu Hayal Kahvesi’ndeki Ceylan Ertem konserinde yaşadıklarım? Konser başlamadan çok önce gelmiş, yavaş yavaş sahnenin önüne doğru ilerlemiştik. Zaten Ceylan Ertem sahneye çıkınca benim için her şey durmuştu. Ama o da ne, beni iterek önüme geçen ve “Tuvalete gidiyordum, sahneyi görünce durdum” diye aklı sıra beni kandırmaya çalışan bir kadın. Ardından yanıma gelip koca sesleriyle konuşan iki adam. Diğer yandan konsere geliş sebebi farklı, çevresindeki her adama yazan (hatta sevgilime de meyleden!) kadın. O kadar sıkışmış ve daralmıştık ki, ben konserin bir anını bile kaçırmamak için çıkmadım ama sevgilim hava almak için çıkmak zorunda kalmıştı.

Son hikaye de Babylon Bomonti’deki Barış Manço Hayatımı Değiştirdi’den. Kabus Kerim’in çıkmasına yakın salon o kadar doldu ve insanlar o kadar ittirmeye başladı ki, kendimizi barın önünde dururken birden sahneye yakın bir yerde bulduk. Ellerinde içkilerle öne doğru gelmeye çalışan insanlar, dökülen içkiler, ağız dalaşları o kadar arttı ki, oradan çıkmak zorunda kaldık sonunda.

Bu insanlar yer değiştirmeyi, konuşmayı, sürekli fotoğraf çekmek için telefonlarını kaldırıp görmemizi engellemeyi kendilerinde hak görüyorlarsa, benim de müzik dinleme, şarkıya eşlik etme, dans etme özgürlüğüm olduğunu, hatta konsere gelme amacının da bunlar olduğunu kendilerine hatırlatmak isterim.

Tatsızlıkların ve bencilliklerin olmayacağı konserlere!

 

PS: Aylin Aslım’ın yazısında bahsettiği makyajlı ve koca çantalı kızlar tipolojisini cinsiyetçi buldum, fakat o başka bir yazının konusu olur.

Aralık Gezmesi

“Haydi bir yerlere gidelim” dürtüsü vücudumda yayılıp sinsice beni ele geçirince, kendimi turna.com‘dan uçak bileti alırken buldum. Döneli neredeyse 1 ay oldu, tadı hala damağımda.

2008’in Mart ayıydı ilk gittiğimde. Arkadaşımın yanında öğrenci yurdunda kalmış, kiraladığım bisikletin lastiğini patlatmış, şu an adını hatırlamadığım bir caz barda sarhoş olmuştum.

Bu kez ne öğrenci yurdu, ne bisiklet, ne gittiğim yerlerin adını unutmak. Hepsini tek tek yazacağım. İşte “Amsterdam’da aralık ayında neler yaptım” notları:

Nerede kaldım?

  • Otel için, Leidseplein bölgesine yakın olması nedeniyle Hotel d’Amsterdam‘ı tercih ettik. Hem gürültünün içinde değil hem de fiyatı diğer otellere kıyasla daha makul. Diğer yandan kahvaltıyı otelde yapmayı sevmediğimiz için özellikle oda+kahvaltı olmayan bu oteli seçtik. Booking’den okuduğumuz yorumlara göre de temiz bir yer olduğuna karar verip rezervasyonu yaptırdık. Ayrıca otelden bisiklet de kiralayabiliyor oluşunu da sevdik. (2 günlük 15 €)

Peki ulaşım?

  • Otele ulaşım için, havalimanından çıkınca 197 numaralı otobüse bindik ve Leidseplein’de indik. Giderken bileti durağın hemen yanındaki minik bir minibüsten; dönüşte ise otobüsün içinde, şoförden aldık. (Tek yön 5 €)
  • Tramvay, otobüs ve metro içinse günlük kartlar yine kondüktör/şoförden alınabilir. Biraz daha bilgi için: public transportation in Amsterdam
  • Ancak Amsterdam denilince akla öncelikle bisiklet geliyor tabii ki. Ama sevgilim “Bisiklet sürerken etrafı izleyemem, hem de çok çılgın bir bisiklet trafiği var, ya birini ezersem” gibi serzenişlerde bulununca benim de bisiklet kiralama hayallerim suya düşmüş oldu. Neyse ki daha önce geldiğimde şehri bisikletle gezdiğim için bunu o kadar da sorun etmedim. Sen sen ol, mutlaka bir gün bisiklet kirala ve sevgilimin dediği “o çılgın trafiğe” dahil ol. Hiç olmazsa Vondelpark’ta saatlik kiralayıp parkın tadını bisikletle çıkar. Yanına şarap almayı da unutma 🙂
  • Biz şehri gezerken genel olarak yürümeyi, bol bol yürümeyi, hatta kilometrelerce yürümeyi tercih ettik. (iPhone Health, günlük ortalama 10 km yürüdüğümüzü gösterdi!)
  • Centraal Station’ın arkasında, her beş dakikada bir karşılıklı olarak hareket eden ücretsiz feribotlar var. Şehre bir de uzaktan bakayım diyorsan buyur, ancak görmek şart mı dersen hayır derim, çok da güzel bir manzara yok. (Bu bölgeye neden gittiğimizi aşağıda anlatacağım)

Nerelerde gezdim?

  • Öncelikle Leidseplein. Belki de şehrin en hareketli bölgesi. Kendimizi dönüp dönüp burada bulduk; cafelerinde dinlendik, coffeeshoplarına daldık, lokal mağazalarında tasarım giysiler beğenip “çok pahalı” diyerek yerine koyduk, kilisesinde dans ettik.
  • Dam Meydanı’nda Koninklijk Paleis’i, Niewe Kerk’i, Madam Tussaud Müzesi’ni ve jonglörleri gördük. Fazlasıyla turistik, hemen uzaklaştık.
  • 9 Straatjes yani 9 Cadde’de vintage ürünler ve lokal mağazaların arasında fink attık.
  • Red Light District’te kadınların vücutlarını et gibi pazarlamalarına mı üzüldük yoksa dipleri düşmüş bir şekilde onlara bakan erkeklere mi sinirlendik bilemiyorum. Sonuç olarak içimiz parçalanarak terk ettik orayı.
  • Nieuwmarkt. Şatomsu bir bina ve etrafında barlar. Bu bölgeyi gezerken, Proeverij De Roode Laars isimli bir bara girdik. İçeride sadece yaşlılar olduğunu fark ettiğimizde çok geçti ve biz de onlar gibi içkilerimizi içerken masalardaki fıstıkların kabuklarını yere atmaya başladık.

IMG_6855.JPG

  • Spui, kitapçıların ve cafelerin çevrelediği minik tatlı bir meydan. Biz zincir kahveci Coffee Company‘de biraz soluklanıp yolumuza devam ettik. Bir başka gün ise Hoop‘ta iş çıkışı buluşan lokallerle birlikte bira içtik.
  • Rembrantplein‘da Flyin Tiger mağazasındaki 2-3 €’luk kırtasiye, seyahat, mutfak ürünleri ve Noel süsleri içinde kaybolduk resmen.
  • Tabii ki Bloemenmarkt‘dan gaza gelip lale aldık ve hala dikmedik, buzdolabında duruyor. Bir de bu bölgede bulunan Henri Willig‘den (başka yerlerde de şubeleri var) peynirlerimizi aldık. Onlar da buzdolabında ama en azından onları yiyoruz 🙂

IMG_6841

  • Feribotla IJpromenade’a geçtik. EYE’da aradığımızı bulamayınca rotamızı Haarlem‘e çevirdik; iyi ki de çevirmişiz, karşılıklı konuşlanmış tasarım dükkanlarında nereye bakacağımızı şaşırdık.

 

  • Museumplein: Van Gogh Müzesi, RijksMuseum ve Stedelijk Müzesi’ni içinde barındıran; kışın önünde buz pisti kurulan, hava güzel olduğunda çimenlerinde uzanılan bölge. Bu seyahatimizde sadece Van Gogh Müzesi’ne girdik ve ben de Van Gogh eserleri içinde en beğendiğim tabloyla bir kez daha buluşma şansını tatmış oldum: Almond Blossom. Çıkışta ise biraz yürüyerek Back To Black Coffee’de soğuktan donmuş ellerimizi sıcak kahve fincanıyla ısıttık.

Nerelerde yedim?

“Şimdi nereye gidiyoruz?” diye listeme baktığımda neredeyse sadece yeme-içmeye çalıştığımı fark ettim. O kadar yürümeme rağmen aldığım kiloların suçlularını aşağıda listeledim:

  • Cafe Brecht: Yüzyıl öncesinde açılmış ve o zamandan beri el değmemiş gibi. Yırtık ve sararmış duvar kağıtları ve vintage mobilyaların kokuları, Alman biraları ve sosislerinin kokularına karışıyor. 20. YY’da yaşamış şair ve tiyatro yazarı Bertolt Brecht’in gözlüğü de, haritalar ve altın varaklı tablolarla birlikte duvarda yerini almış. Wifi şifresini yazana kadar canım çıktı: erstkommtdasfressen

IMG_6825.JPG

InstasizeImage (2)

  • De Herengracht: Yürümekten yorgun düşüp bir de yemeği planladığımız yerlerde yer bulamayınca, dışarıdan görünüşüne bakarak tesadüfen seçtik bu restoranı. Meğer bilinen (lokallerden duyduğumuz üzere) ve yemekleri de (tattığımız üzere) harika olan bir yermiş. Nefis etler yedik.

IMG_6848 (2)

  • Greenwoods Keizersgracht: İngiliz kahvaltısı arıyorsanız sizi böyle alalım. Egg benedict ve et&fasülye dolu full english ısmarlayıp, kendi yaptıkları ekmeklerin üzerine tereyağı sürüp sürüp mideye indirdik. Duvardaki Twigy de aşırı cool bir şekilde bize bakıyordu. Bu arada hafta sonlarında kapıda kuyruk oluyormuş. Biz hafta içi gittiğimiz için boştu ve sanırım Türkler arasında da baya popüler ki, 4 masadan 2’sinde Türkçe konuşuluyordu.

IMG_6896.JPG

  • Cafe George: “Hava güzel olsaydı da kanala karşı dışarıda oturabilseydik” diye düşünerek, cam kenarındaki bir masayla teselli bulduk. Mekan ve yemekler çok iyi!

IMG_6890

  • Bakers Roasters: Her daim kapısında sıra olan ama klasik bir ifadeyle beklemenize değecek bir mekan. Sabah kahvaltısını burada yaparsan, akşama kadar acıkmayacağını garanti ediyorum.

IMG_6913IMG_6912

  • The Pancake Bakery: The best pancakes in town diyorlar, doğru diyorlar. Çikolatalı, meyveli, baconlı, peynirli yani tatlı – tuzlu nasıl isterseniz yiyebilirsin. Porsiyonlar oldukça büyük.
  • Ciro Passami L’olio: Son akşamımızda otelin karşısındaki bu İtalyan restoranına gittik. Trüf mantarlı makarnamla nasıl da kendimden geçtiğimi fotoğrafta görebilirsiniz. (Tabii aldığım kiloların yüzüme yansımasını da)

IMG_6994.JPG

  • The Pantry: Lokal tatlar denemek istiyorsan The Pantry diyorum. Başlangıç, ana yemek ve tatlıdan oluşan menüler hazırlamışlar. İki farklı menüyü alıp birçok farklı tadı deneyebilirsin.

IMG_6900.JPG

Nerelerde yiyemedim?

Gitmeden önce Cannibale Royale‘da ve Cafe de Klos‘ta ete doymayı, EYE Restaurant‘ta ise karşı kıyıya bakarak şarabımı yudumlamayı hayal etmiştim ancak hiçbiri olmadı. Cannibale Royale ve Cafe de Klos’ta yer bulmak imkansızdı ve buralarda yemek yemek istememize rağmen plan yapmama kararımız ağır bastı. İki akşam da şansımızı denedik ama saatler sürecek olan bekleme sırasıyla karşılaştık.

EYE Restaurant’ta ise, Amsterdam’ın ruhuna aykırı bir şekilde fazlasıyla kaba bir garsona denk geldik. Bize masa göstermesi için 10 dakika bekledikten sonra (boş yerler vardı), bu sefer de menüyü getirmesi için 10 dakika bekleyince montlarımızı giyip olay mahallini terk ettik. Zaten cam kenarında da boş masa yoktu…

Coffeeshop & Smartshop:

Amsterdam’da esrar, haşiş ve space cake denilen esrarlı muffinleri yasal olarak coffeeshoplar’dan alabiliyorsun. Menüden kokusuna, tadına ve etkisine bakarak istediğini seçip alabiliyorsun. Kararsız kaldığında ise sana detaylı bir şekilde anlatıp seçim yapmana yardımcı oluyorlar. Seçimini yaptığında bazı yerler kağıt da veriyor, yoksa kağıdı senin temin etmen gerekiyor.

Coffeeshoplar’da normal tütün içmek istersen veya aldığın otun içine tütün karıştırmak istersen, smoking area’ya geçmek zorundasın çünkü cafe genelinde sadece ot içmeye izin var. Üstelik çoğu coffeeshop, normal cafelerden farksız. Yani pis ve içeri girmeye korkacağın yerler değil. Hatta sigaranı içerken yiyecek – içecek de sipariş edebiliyorsun.

Smartshoplar ise bizim tekel mantığında. Yani esrar, haşiş, magic mushroom denilen içinde çeşitli uyuşturucu maddeler bulunduran ve halüsinasyonlar görmenizi sağlayan mantar türleri ve bunlarla ilgili tüm aparatları alabileceğin dükkanlar.

Gitmeye değer olanlarsa şöyle:

  • De Dampkring – coffeeshop
  • The Rookies – coffeeshop
  • Barney’s – coffeeshop
  • Prinsengracht – coffeeshopların sıralandığı cadde
  • The Bulldog – Amsterdam’ın en ünlü ve en turistik coffeeshop zinciri
  • Tatanka – smartshop

Bonus olarak Paradiso:

Eski kilise, yeni gece kulübü ve konser merkezi. DJ performansları ve biletleri hemen tükenen konserler gerçekleşiyor. Biz oradayken biletleri çoktan tükenmiş, keşke önce davransaydık dediğimiz Leftfield ve indie rock grubu Citizens!’in konserleri var. İçeri mutlaka girmek istediğimiz için kapıdan Citizens! konserine bilet aldık, maksat kilisenin akustiğiyle müzik dinleyebilmekti. Ama nasıl olduğunu anlayamadığımız bir şekilde kendimizi Leftfield konserinde bulduk. Hayır biletlerimizi kontrol etmediler ve evet yönlendirmelere uyarak içeri girdik. Sanırım bir yerde yanlış kapıya yöneldik ve sonuç mükemmeldi, çok eğlendik. Yalnız hep bu kadar şanslı olunmayabilir, o yüzden seyahat öncesi programa bakıp bilet almakta fayda var.

FullSizeRender (2)

Amsterdam’da bir konser mekanı daha söyle dersen, Melkweg derim. Vaktin varsa bir akşam Paradiso, bir akşam da burada dans et. Programa web sitesinden bakıp online bilet alabilirsin.

 

IMG_6893.JPG

Gitmeyi planladığım ama zaman yetmediği için bir sonraki sefere bıraktığım yerler için Foursquare’de oluşturduğum Amsterdam’15 listesine de bakabilirsin.

Gitmek, valiz hazırlamak, havalimanına gitmek, uçağa binmek, seyahat hayalleri kurmak asla bitmesin. Yeni yılda daha çok gezelim, hep gezelim!