La la la la la la laaa

gallery-item07

Bir filmi izlerken, bir kitabı okurken veya bir şehri gezerken içinde bulunduğumuz ruh hali, o filmle, kitapla veya seyahatle olan düşüncelerimizi, anılarımızı o kadar etkiliyor ki. Bol ödüllü, eleştirmenlerin gözdesi, herkesin çok beğendiği bir kitabı okuyup “bu neydi şimdi” diye yarıda bırakabiliyor insan. Ya da her yıl 60 milyon turistin ziyaret ettiği bir şehirde bulunup aklımızda tek kalan şey “yalnız sokaklar çiş kokuyor”olabiliyor.

La La Land filmine etrafta (bolca) yazılan çizilen hiçbir şeyi okumadan gittim. Sadece zevklerimizin benzer olduğu arkadaşımın “mükemmeldi. gece gördüğüm rüyalarım değişti” yorumu, filme gidiş günümü öne aldırdı. Filmden çıktığımda ise “City of Stars” mırıldanarak, ufaktan salınarak yürüyor ve yürürken ayağımla yerleri süpürmek istiyordum.

Ne mi oldu? Hatırladım.

Hayal diye bir kavram olduğunu,

Bir ilişkinin sinemada el ele tutuşarak başlayabildiğini,

Yıldızları izlemenin romantikliğini,

Ryan Gosling’in ne kadar yakışıklı olduğunu,

Dans etmeyi sevdiğimi,

Bir hayali gerçekleştirmenin kolay olmadığını, umutsuzluğun onun doğasında olduğunu, ilerlemek için bazen bir katalizörün gerektiğini,

Umudu, masalların naifliğini, nostaljinin kokusunu,

Bir amacı olan insanları takdir edebilmeyi,

Piyano çalmayı sevdiğimi (Bu arada Ryan Gosling filme başlamadan önce haftada 6 gün, günde 2 saat çalışarak, tüm piyano sahnelerini CGI veya el dublörü kullanmadan çalmayı öğrenmiş.),

Paris’i, Seine’e doğru ayaklarımı sallandırmayı,

“Kalabalık içinden birinin” çıkıp gelebileceğini,

“Yine olsun, yine yaparım” diyebilmeyi…

Şu an yazıyı yazarken ve 4 gündür Spotify’da sadece La La Land müziklerini dinliyorum ve uzun zaman da sıkılmadan dinlemeye devam edeceğim sanırım.

Thanks to the fools who dream!

 

 

Advertisements