#28günyoga – 2. Gün

Sabah 7 gibi uyandım. Bu sefer “Uyu Ezgi, daha çok erken” demedim kendime. “Bak bakalım tekrar uyuyabiliyor musun, yoksa kalk yataktan, bak hava çoktan aydınlandı bile” dedim. Yok olmuyor, zorlamadım kendimi; yüzümü yıkamadan, pijamalarımı çıkartmadan matımı serdim yere. Vücudumun, kış sabahları hissettiğim kapalılığını hissettim. Yaz bir türlü gelmiyor diye olacak, vücudum da hala ısınamadı, hala ayağımda çoraplar..

Pratiğin başında Godfrey workshop’ında deneyimlediğim dinamik yoga uygulaması yaptım. Bedenimi dinleyerek, yumuşak yumuşak. Serinin doğasında olan tekrar, belli bir süreden sonra etrafla olan bağımı kesiyor ve sadece o anda kalmamı sağlıyor. Seriyi ilk gördüğümde “Bu yoga mı şimdi?” dediğimi itiraf ediyorum 🙂 Ama uygulamaya geçtiğimde bendeki hisleri apayrı oldu. Pratikte 1 saatin sonuna yaklaştığımızda “Ben ne kadar da tatlı bişeyim, kendimi seviyorum, canım kendim” gibi cümleler geçiyordu aklımdan 🙂

Bu aralar da kendime sevgi göstermek istediğimden belki, matın üzerine geçtiğimde bu seriyi uygulamaya başladım. Yarım saat kadar bu repetitif asanaları yaptıktan sonra, kalça açıcılara yöneldim. İğne-iplik, pigeon ne kadar iyi geldi anlatamam! Ardından pratiğimi 10 dakikalık meditasyonla bitirdim. Daha doğrusu bitirmek zorunda kaldım çünkü midemden “açım ben, açım!” sesleri geliyordu. E hassasiyet diyorsak, bu açlığa da duyarlı olmalıydım. Hele de kendim için bir şey istemek, birinden bir şey talep etmek, kendimde bunu hak görmek yıllar süren terapi seanslarımı almışken..

Dünki terapide de hamile yogası eğitiminde tanıştığım Pınar’ın başlattığı #28günyoga ‘yı anlatırken buldum kendimi. Bu “oyun” üzerinden iki şeyi konuşmaya başladık: Yazmak ve bir işte süreklilik göstermek. Ben yazmayı sevdiğimi ama genelde yazdıklarımı yırtıp attığımı söyledim. “Neden yazıyorum ki, zaten tüm fikirler benim kafamda, başkalarına kanıtlamam gereken bir şey yok” dedim terapistime. Genelde ben bir çıkmazın içindeyken fazla renk vermeyen terapistim, bu sefer bu sözlerime güldü. Ben de kendimi tutamadım ve güldüm (neyse ki). Çok sık yazıyor musun, en son ne yazdınla devam eden konuşmada ağzımdan şu cümle çıktı: “Ben yazdıkça, içimdeki şey benden çıkıyor.” – “Ve?” – “Ve rahatlıyorum.”

İşte bu yüzden bugünki pratiğimi yapıp kahvaltımı ettikten sonra kahvemi içip Defne Suman’ın superergen.com ‘daki röportajını okurken gülümsedim. Şöyle diyordu Defne Suman yazmak eylemi için, “sadece kendine ait değil, diğeri ile paylaşılacak bir araç.” Aynı röportajda, yazdıklarını paylaşmaya “yogayla tanıştıktan sonra” başladığının bilgisi de veriliyordu. Gülümsedim sadece. Tam ihtiyacım olan zamanda Defne Suman’ın bir yazısının veya röportajının karşıma çıkmasına alışmıştım artık 🙂 Onu fiziksel olarak tanımıyor olsam da, o benim varlığımdan haberdar bile olmasa da, tam olması gereken yerde ve zamanda karşıma çıkıyor ve yüzleştiğim olaya farklı bir bakış açısıyla bakmamı sağlıyor. Her zaman yaptığım gibi, içimden ona teşekkür ettim ve laptopu açıp bu yazıyı yazdım 🙂

Yazmak konusunda bir süre daha oyalanacağım sanırım. Süreklilik (ve beni kurcalayan bir konu daha: sebat) kısmında da #28günyoga bana yardımcı olacak biliyorum ve bunu başlatan Pınar’a da teşekkür ediyorum.