“Konser var dediler, geldik”çiler

Bu aralar kimi görsem kolundan çekip son günlerde nasıl “tatsız” konserler izlediğimi anlatıyordum. Yakındığım arkadaşlarımdan biri Aylin Aslım’ın “Memleketimden Konser Manzaraları” başlıklı yazısını gönderdi bana. Özetle, bir sanatçı olarak konsere gelen seyircinin “susmadığını”, bundan kendisinin kadar diğer sanatçı arkadaşlarının da çok rahatsız olduğunu yazıyordu.

Ceylan Ertem’in Sinop konseri sonrası yazdıklarını görmüştüm ancak Aylin Aslım’ın yazısını (ve haziran tarihli “Şey Ben Müzik İçin Gelmiştim” yazısını) okuyana kadar durumun vahametini anlayamamıştım açıkçası. Aslında olaya tek taraflı bakıyordum ve sahnede olan kişinin de benimle benzer rahatsızlıkları duyabileceği aklıma gelmemişti. Büyük hata!

Benim için konsere gitmek en basit deyimle, sevdiğim şarkıcının/grubunun müziklerini canlı olarak dinleyip ritmlerine eşlik etmek demek. Sahnede olan kişi tarafından bakarsak da, konser vermek dinleyiciyle buluşup sanatını icra etmek demek.

Peki neler oluyor konserlerde? Seyirci mütemadiyen konuşuyor, sürekli birilerini ittirip yer değiştirmeye çalışıyor, tüm konser boyunca telefonunu havaya kaldırıp arkadaki kişinin görmesini engelliyor. Hatta zaman zaman aralarında tartışma çıkıyor. Sanatçı ise bazen çocuk gibi uyarmak zorunda kalıyor, bazen istifini bozmamaya çalışarak devam ediyor, bazense sahneden gidiyor.

Memleketteki her türlü yozlaşma, sonunda konser salonlarında da vuku bulmaya başladı işte. Kendisine bile saygısı olmadığını düşündüğüm, kendi zevklerinden başka hiçbir şeye önem vermeyen ve sürekli BEN BEN BEN diye ortada dolaşan insanlar kaplıyor her yanımızı. Sen konserde elinde içkiyle hafif hafif salınırken gelip sana çarpıp ileriye gitmeye çalışan kişiyle, otobüste sırt çantasıyla seni ittiren aynı kişi, bildin mi? Sen şarkıcının sesiyle kendinden geçmiş bir şekilde ona eşlik ederken yanında durmadan konuşan kişi, cafede bağıra çağıra telefonla konuşan kişi, tanıdın mı? “Pardon biraz sessiz olur musunuz?” diye uyardığında, “SANA NE?!” diye bağıran kişi, evlilik programlarında çıkan polemiklerin bir numaralı takipçisi.

Konser başlamadan veya başladıktan bir, bilemedin iki şarkı kadar seyirciler arasında yerleşme telaşı olabilir belki. Bundan sonraki itişmelere, konuşmalara ise hiç ama hiç anlam veremiyorum.

Ben sanırım en büyük sıkıntıyı 2013 yılındaki Lana Del Rey konserinde yaşamıştım. 15-17 yaşındaki çocukların büyük bir hızla çarpıp geçmelerinden fenalık gelmiş, en sonunda “Geçemezsin!” diye bağırmak zorunda kalmıştım.

Hadi onlar çocuktu, ergendi. Peki geçen Kasım ayında Beyoğlu Hayal Kahvesi’ndeki Ceylan Ertem konserinde yaşadıklarım? Konser başlamadan çok önce gelmiş, yavaş yavaş sahnenin önüne doğru ilerlemiştik. Zaten Ceylan Ertem sahneye çıkınca benim için her şey durmuştu. Ama o da ne, beni iterek önüme geçen ve “Tuvalete gidiyordum, sahneyi görünce durdum” diye aklı sıra beni kandırmaya çalışan bir kadın. Ardından yanıma gelip koca sesleriyle konuşan iki adam. Diğer yandan konsere geliş sebebi farklı, çevresindeki her adama yazan (hatta sevgilime de meyleden!) kadın. O kadar sıkışmış ve daralmıştık ki, ben konserin bir anını bile kaçırmamak için çıkmadım ama sevgilim hava almak için çıkmak zorunda kalmıştı.

Son hikaye de Babylon Bomonti’deki Barış Manço Hayatımı Değiştirdi’den. Kabus Kerim’in çıkmasına yakın salon o kadar doldu ve insanlar o kadar ittirmeye başladı ki, kendimizi barın önünde dururken birden sahneye yakın bir yerde bulduk. Ellerinde içkilerle öne doğru gelmeye çalışan insanlar, dökülen içkiler, ağız dalaşları o kadar arttı ki, oradan çıkmak zorunda kaldık sonunda.

Bu insanlar yer değiştirmeyi, konuşmayı, sürekli fotoğraf çekmek için telefonlarını kaldırıp görmemizi engellemeyi kendilerinde hak görüyorlarsa, benim de müzik dinleme, şarkıya eşlik etme, dans etme özgürlüğüm olduğunu, hatta konsere gelme amacının da bunlar olduğunu kendilerine hatırlatmak isterim.

Tatsızlıkların ve bencilliklerin olmayacağı konserlere!

 

PS: Aylin Aslım’ın yazısında bahsettiği makyajlı ve koca çantalı kızlar tipolojisini cinsiyetçi buldum, fakat o başka bir yazının konusu olur.

Aralık Gezmesi

“Haydi bir yerlere gidelim” dürtüsü vücudumda yayılıp sinsice beni ele geçirince, kendimi turna.com‘dan uçak bileti alırken buldum. Döneli neredeyse 1 ay oldu, tadı hala damağımda.

2008’in Mart ayıydı ilk gittiğimde. Arkadaşımın yanında öğrenci yurdunda kalmış, kiraladığım bisikletin lastiğini patlatmış, şu an adını hatırlamadığım bir caz barda sarhoş olmuştum.

Bu kez ne öğrenci yurdu, ne bisiklet, ne gittiğim yerlerin adını unutmak. Hepsini tek tek yazacağım. İşte “Amsterdam’da aralık ayında neler yaptım” notları:

Nerede kaldım?

  • Otel için, Leidseplein bölgesine yakın olması nedeniyle Hotel d’Amsterdam‘ı tercih ettik. Hem gürültünün içinde değil hem de fiyatı diğer otellere kıyasla daha makul. Diğer yandan kahvaltıyı otelde yapmayı sevmediğimiz için özellikle oda+kahvaltı olmayan bu oteli seçtik. Booking’den okuduğumuz yorumlara göre de temiz bir yer olduğuna karar verip rezervasyonu yaptırdık. Ayrıca otelden bisiklet de kiralayabiliyor oluşunu da sevdik. (2 günlük 15 €)

Peki ulaşım?

  • Otele ulaşım için, havalimanından çıkınca 197 numaralı otobüse bindik ve Leidseplein’de indik. Giderken bileti durağın hemen yanındaki minik bir minibüsten; dönüşte ise otobüsün içinde, şoförden aldık. (Tek yön 5 €)
  • Tramvay, otobüs ve metro içinse günlük kartlar yine kondüktör/şoförden alınabilir. Biraz daha bilgi için: public transportation in Amsterdam
  • Ancak Amsterdam denilince akla öncelikle bisiklet geliyor tabii ki. Ama sevgilim “Bisiklet sürerken etrafı izleyemem, hem de çok çılgın bir bisiklet trafiği var, ya birini ezersem” gibi serzenişlerde bulununca benim de bisiklet kiralama hayallerim suya düşmüş oldu. Neyse ki daha önce geldiğimde şehri bisikletle gezdiğim için bunu o kadar da sorun etmedim. Sen sen ol, mutlaka bir gün bisiklet kirala ve sevgilimin dediği “o çılgın trafiğe” dahil ol. Hiç olmazsa Vondelpark’ta saatlik kiralayıp parkın tadını bisikletle çıkar. Yanına şarap almayı da unutma 🙂
  • Biz şehri gezerken genel olarak yürümeyi, bol bol yürümeyi, hatta kilometrelerce yürümeyi tercih ettik. (iPhone Health, günlük ortalama 10 km yürüdüğümüzü gösterdi!)
  • Centraal Station’ın arkasında, her beş dakikada bir karşılıklı olarak hareket eden ücretsiz feribotlar var. Şehre bir de uzaktan bakayım diyorsan buyur, ancak görmek şart mı dersen hayır derim, çok da güzel bir manzara yok. (Bu bölgeye neden gittiğimizi aşağıda anlatacağım)

Nerelerde gezdim?

  • Öncelikle Leidseplein. Belki de şehrin en hareketli bölgesi. Kendimizi dönüp dönüp burada bulduk; cafelerinde dinlendik, coffeeshoplarına daldık, lokal mağazalarında tasarım giysiler beğenip “çok pahalı” diyerek yerine koyduk, kilisesinde dans ettik.
  • Dam Meydanı’nda Koninklijk Paleis’i, Niewe Kerk’i, Madam Tussaud Müzesi’ni ve jonglörleri gördük. Fazlasıyla turistik, hemen uzaklaştık.
  • 9 Straatjes yani 9 Cadde’de vintage ürünler ve lokal mağazaların arasında fink attık.
  • Red Light District’te kadınların vücutlarını et gibi pazarlamalarına mı üzüldük yoksa dipleri düşmüş bir şekilde onlara bakan erkeklere mi sinirlendik bilemiyorum. Sonuç olarak içimiz parçalanarak terk ettik orayı.
  • Nieuwmarkt. Şatomsu bir bina ve etrafında barlar. Bu bölgeyi gezerken, Proeverij De Roode Laars isimli bir bara girdik. İçeride sadece yaşlılar olduğunu fark ettiğimizde çok geçti ve biz de onlar gibi içkilerimizi içerken masalardaki fıstıkların kabuklarını yere atmaya başladık.

IMG_6855.JPG

  • Spui, kitapçıların ve cafelerin çevrelediği minik tatlı bir meydan. Biz zincir kahveci Coffee Company‘de biraz soluklanıp yolumuza devam ettik. Bir başka gün ise Hoop‘ta iş çıkışı buluşan lokallerle birlikte bira içtik.
  • Rembrantplein‘da Flyin Tiger mağazasındaki 2-3 €’luk kırtasiye, seyahat, mutfak ürünleri ve Noel süsleri içinde kaybolduk resmen.
  • Tabii ki Bloemenmarkt‘dan gaza gelip lale aldık ve hala dikmedik, buzdolabında duruyor. Bir de bu bölgede bulunan Henri Willig‘den (başka yerlerde de şubeleri var) peynirlerimizi aldık. Onlar da buzdolabında ama en azından onları yiyoruz 🙂

IMG_6841

  • Feribotla IJpromenade’a geçtik. EYE’da aradığımızı bulamayınca rotamızı Haarlem‘e çevirdik; iyi ki de çevirmişiz, karşılıklı konuşlanmış tasarım dükkanlarında nereye bakacağımızı şaşırdık.

 

  • Museumplein: Van Gogh Müzesi, RijksMuseum ve Stedelijk Müzesi’ni içinde barındıran; kışın önünde buz pisti kurulan, hava güzel olduğunda çimenlerinde uzanılan bölge. Bu seyahatimizde sadece Van Gogh Müzesi’ne girdik ve ben de Van Gogh eserleri içinde en beğendiğim tabloyla bir kez daha buluşma şansını tatmış oldum: Almond Blossom. Çıkışta ise biraz yürüyerek Back To Black Coffee’de soğuktan donmuş ellerimizi sıcak kahve fincanıyla ısıttık.

Nerelerde yedim?

“Şimdi nereye gidiyoruz?” diye listeme baktığımda neredeyse sadece yeme-içmeye çalıştığımı fark ettim. O kadar yürümeme rağmen aldığım kiloların suçlularını aşağıda listeledim:

  • Cafe Brecht: Yüzyıl öncesinde açılmış ve o zamandan beri el değmemiş gibi. Yırtık ve sararmış duvar kağıtları ve vintage mobilyaların kokuları, Alman biraları ve sosislerinin kokularına karışıyor. 20. YY’da yaşamış şair ve tiyatro yazarı Bertolt Brecht’in gözlüğü de, haritalar ve altın varaklı tablolarla birlikte duvarda yerini almış. Wifi şifresini yazana kadar canım çıktı: erstkommtdasfressen

IMG_6825.JPG

InstasizeImage (2)

  • De Herengracht: Yürümekten yorgun düşüp bir de yemeği planladığımız yerlerde yer bulamayınca, dışarıdan görünüşüne bakarak tesadüfen seçtik bu restoranı. Meğer bilinen (lokallerden duyduğumuz üzere) ve yemekleri de (tattığımız üzere) harika olan bir yermiş. Nefis etler yedik.

IMG_6848 (2)

  • Greenwoods Keizersgracht: İngiliz kahvaltısı arıyorsanız sizi böyle alalım. Egg benedict ve et&fasülye dolu full english ısmarlayıp, kendi yaptıkları ekmeklerin üzerine tereyağı sürüp sürüp mideye indirdik. Duvardaki Twigy de aşırı cool bir şekilde bize bakıyordu. Bu arada hafta sonlarında kapıda kuyruk oluyormuş. Biz hafta içi gittiğimiz için boştu ve sanırım Türkler arasında da baya popüler ki, 4 masadan 2’sinde Türkçe konuşuluyordu.

IMG_6896.JPG

  • Cafe George: “Hava güzel olsaydı da kanala karşı dışarıda oturabilseydik” diye düşünerek, cam kenarındaki bir masayla teselli bulduk. Mekan ve yemekler çok iyi!

IMG_6890

  • Bakers Roasters: Her daim kapısında sıra olan ama klasik bir ifadeyle beklemenize değecek bir mekan. Sabah kahvaltısını burada yaparsan, akşama kadar acıkmayacağını garanti ediyorum.

IMG_6913IMG_6912

  • The Pancake Bakery: The best pancakes in town diyorlar, doğru diyorlar. Çikolatalı, meyveli, baconlı, peynirli yani tatlı – tuzlu nasıl isterseniz yiyebilirsin. Porsiyonlar oldukça büyük.
  • Ciro Passami L’olio: Son akşamımızda otelin karşısındaki bu İtalyan restoranına gittik. Trüf mantarlı makarnamla nasıl da kendimden geçtiğimi fotoğrafta görebilirsiniz. (Tabii aldığım kiloların yüzüme yansımasını da)

IMG_6994.JPG

  • The Pantry: Lokal tatlar denemek istiyorsan The Pantry diyorum. Başlangıç, ana yemek ve tatlıdan oluşan menüler hazırlamışlar. İki farklı menüyü alıp birçok farklı tadı deneyebilirsin.

IMG_6900.JPG

Nerelerde yiyemedim?

Gitmeden önce Cannibale Royale‘da ve Cafe de Klos‘ta ete doymayı, EYE Restaurant‘ta ise karşı kıyıya bakarak şarabımı yudumlamayı hayal etmiştim ancak hiçbiri olmadı. Cannibale Royale ve Cafe de Klos’ta yer bulmak imkansızdı ve buralarda yemek yemek istememize rağmen plan yapmama kararımız ağır bastı. İki akşam da şansımızı denedik ama saatler sürecek olan bekleme sırasıyla karşılaştık.

EYE Restaurant’ta ise, Amsterdam’ın ruhuna aykırı bir şekilde fazlasıyla kaba bir garsona denk geldik. Bize masa göstermesi için 10 dakika bekledikten sonra (boş yerler vardı), bu sefer de menüyü getirmesi için 10 dakika bekleyince montlarımızı giyip olay mahallini terk ettik. Zaten cam kenarında da boş masa yoktu…

Coffeeshop & Smartshop:

Amsterdam’da esrar, haşiş ve space cake denilen esrarlı muffinleri yasal olarak coffeeshoplar’dan alabiliyorsun. Menüden kokusuna, tadına ve etkisine bakarak istediğini seçip alabiliyorsun. Kararsız kaldığında ise sana detaylı bir şekilde anlatıp seçim yapmana yardımcı oluyorlar. Seçimini yaptığında bazı yerler kağıt da veriyor, yoksa kağıdı senin temin etmen gerekiyor.

Coffeeshoplar’da normal tütün içmek istersen veya aldığın otun içine tütün karıştırmak istersen, smoking area’ya geçmek zorundasın çünkü cafe genelinde sadece ot içmeye izin var. Üstelik çoğu coffeeshop, normal cafelerden farksız. Yani pis ve içeri girmeye korkacağın yerler değil. Hatta sigaranı içerken yiyecek – içecek de sipariş edebiliyorsun.

Smartshoplar ise bizim tekel mantığında. Yani esrar, haşiş, magic mushroom denilen içinde çeşitli uyuşturucu maddeler bulunduran ve halüsinasyonlar görmenizi sağlayan mantar türleri ve bunlarla ilgili tüm aparatları alabileceğin dükkanlar.

Gitmeye değer olanlarsa şöyle:

  • De Dampkring – coffeeshop
  • The Rookies – coffeeshop
  • Barney’s – coffeeshop
  • Prinsengracht – coffeeshopların sıralandığı cadde
  • The Bulldog – Amsterdam’ın en ünlü ve en turistik coffeeshop zinciri
  • Tatanka – smartshop

Bonus olarak Paradiso:

Eski kilise, yeni gece kulübü ve konser merkezi. DJ performansları ve biletleri hemen tükenen konserler gerçekleşiyor. Biz oradayken biletleri çoktan tükenmiş, keşke önce davransaydık dediğimiz Leftfield ve indie rock grubu Citizens!’in konserleri var. İçeri mutlaka girmek istediğimiz için kapıdan Citizens! konserine bilet aldık, maksat kilisenin akustiğiyle müzik dinleyebilmekti. Ama nasıl olduğunu anlayamadığımız bir şekilde kendimizi Leftfield konserinde bulduk. Hayır biletlerimizi kontrol etmediler ve evet yönlendirmelere uyarak içeri girdik. Sanırım bir yerde yanlış kapıya yöneldik ve sonuç mükemmeldi, çok eğlendik. Yalnız hep bu kadar şanslı olunmayabilir, o yüzden seyahat öncesi programa bakıp bilet almakta fayda var.

FullSizeRender (2)

Amsterdam’da bir konser mekanı daha söyle dersen, Melkweg derim. Vaktin varsa bir akşam Paradiso, bir akşam da burada dans et. Programa web sitesinden bakıp online bilet alabilirsin.

 

IMG_6893.JPG

Gitmeyi planladığım ama zaman yetmediği için bir sonraki sefere bıraktığım yerler için Foursquare’de oluşturduğum Amsterdam’15 listesine de bakabilirsin.

Gitmek, valiz hazırlamak, havalimanına gitmek, uçağa binmek, seyahat hayalleri kurmak asla bitmesin. Yeni yılda daha çok gezelim, hep gezelim!

 

 

 

Her şey olması gerektiği gibi

Geride bıraktığım yılla hesaplaşmak ve yeni gelen yıla dilekler adamak daha önce yaptığım bir şey değildi. Ama 2015 yılı benim için yazmaya değer bir yıl oldu.

Devrim Akkaya ve Zeyneb Uras’ın yeni yılı kutlamak için birlikte verdikleri yin&yang temalı ders sırasında düşündüm böyle bir yazı yazmayı. Zeyneb Hoca bizi ateşe dönüştürüp Devrim Hoca’nın bu ateşi içimize dönmemiz için kullandığı derste, kulaklarımda “aç kalbini” sesleri yankılanırken…

Olanı olduğu gibi kabul ettiğimizde, içinde bulunduğumuz ana teşekkür ettiğimizde hep daha fazlası geliyor. Ben de bu sene başıma gelen her şeye teşekkür etmek ve yeni niyetlere yer açmak istiyorum. Bu şarkı eşliğinde: Curtis Harding / Next Time

30 oldum. Doğum günümü ilk kez gittiğim bir şehirde, tesadüfen içeri girdiğim bir barda, ilk kez tattığım bir içkiyle kutladım. Yanımda sevgilimle.

IMG_1594

Evlendim. Paris’te. Tam da istediğim gibi, upuzun bir masa etrafında, en yakınlarımla, harika bir akşam yemeğiyle.

OZ__0575_

P1010134.JPG

Şahit oldum. Hem de gelinliğimle 🙂 Konsoloslukta bizden sonra evlenen çiftin şahitleri yoktu, biz de seve seve şahit olduk onların heyecanına. 10 dakika arayla, aynı resmi deftere imza atmış oldum ben de.

P1010111

Taşındım. 30 yıl Yeşilyurt – Yeşilköy ekseninde ailemle birlikte yaşadıktan sonra, sevdiğim adamla Cihangir’e kendi evimize taşındım. İlk kez çamaşır, bulaşık, temizlik, yemek, faturalar, mutfak alışverişi, deterjanla bu kadar haşır neşir oldum.

IMG_4799

İstifa ettim. Hem de kalp çarpıntısı ve nefes alamama duygusu yaşayarak hastaneye koştuktan sonra. Orada olmamam gerektiğine aklım değil vücudum karar verdi. İçinde pancar olan kutumu ve orkidemi aldım, gittim.

IMG_2222

Seyahatlere çıktım. Doğum günümü kutlamak için Berlin’e; çok uzun zamandır aklımda olan GAP turuna; her seferinde farklı hislerle döndüğüm Viyana’ya; evlenmek için Paris’e; annemin hayalini gerçekleştirmek için Prag’a; bir anda “hadi” deyip Amsterdam’a.

FullSizeRender

IMG_2312

IMG_2827

IMG_5944

FullSizeRender (1).jpg

Yazı Bodrum’da geçirdim. Her gün denize girerek.

IMG_4756.JPG

Yoga eğitmenlik eğitimine başladım. Eğitimin sonunda 200 saatlik uluslararası Yoga Alliance sertifikasına sahip olacağım ve temel seviyede yoga dersleri verebileceğim!

IMG_6457.JPG

Hayat hep güllük gülistanlık değildi. Büyükbabamı kaybettim. Yine de şükrettim bu zamana kadar birlikte olduğumuz için.

Öğrendim. Çok yakındaki kişinin zamanla senden uzağa düşebileceğini, bunun normal olduğunu, eğer isterse senin yanında olmanın bir yolunu bulacağını, keyfinin bildiğini.

Kış ortasında yazı yaşamak istedim. Olmadı. Vardır bir amacı dedim, kabul ettim. Hem kış daha bitmedi ki! 🙂

Ve şimdi yaşadıklarıma, hissettiklerime, gördüklerime, yediklerime, içtiklerime tekrar tekrar şükrederek, yeni niyetlere açıyorum kalbimi.

Yogada ilerleyip çocuk yogası eğitmeni olmaya, daha çok seyahat etmeye, daha çok kitap okumaya, ailemle daha çok vakit geçirmeye, ayurvedayla ilgilenmeye, en az 3 yemek ve 3 tatlıyı çok iyi yapabilmeye, daha çok yazmaya, daha merhametli biri olmaya, daha az uyumaya, güneşin doğuşunu daha çok izlemeye, daha çok gülmeye niyet ediyorum.

Kalbimi açtığımda, her şey olması gerektiği gibi.

 

 

 

 

biryudumkitap.com’la gelen bir yudum özlem

Geçen gün bir arkadaşım sayesinde biryudumkitap.com ile tanıştım.

“Her sabah bir yudum kahve, bir yudum kitap kalbe iyi gelir” fikrinden yola çıkarak oluşturulmuş bu site, her sabah saat 08:00’de posta kutunuza seçilen kitaplardan bir pasaj gönderiyor.

Beş dakikada okuyabileceğiniz bu pasajlara, küçük bir yorum eklemeyi de unutmuyorlar. Künye tabii ki var. Abone olmak ise iki dakika bile değil.

Üstelik site 1 Aralık’ta yayına girmiş olmasına rağmen 11 bin aboneye ulaşmış bile.

Buraya kadar her şey “kitapseverler düşünülerek hazırlanmış bir girişim” gibi duruyor. Oysa ki benim hikayem biraz daha farklı.

8 Aralık günü, biryudumkitap’tan ilk mailimi aldığımda karşımda hiç tanımadığım bir yazar ve kitabı, ama çok iyi bildiğim bir yayınevi ismi duruyordu: Tekin Yayınevi

Adsız

En kısa tabirle, dedemin 1962 yılında Bâb-ı Âli Caddesi’nde kurduğu, babamın işletmeye devam ettiği ve fakat geçen senelerde işletmesini devrettiği yayınevi.

Yaşar Kemal, Uğur Mumcu, Aziz Nesin, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Emin Çölaşan, Suna ve Erdoğan Tanaltay, Bülent Ecevit, Yalçın Küçük gibi isimlere bir dönem yuva olmuş olan yayınevi.

Kitap fuarı Tepebaşı’ndaki yerindeyken, 4. sokakta ikamet eden yayınevi.

Üst katında Basri Amca’ya fiyat etiketlerini yapıştırmaya yardım ettiğim, tüm kitapların kahverengi-bordo raflardaki yerlerini ezberlediğim yayınevi.

Sabah gidersem babamın yandaki handan kaşarlı tost ısmarladığı, Gökay abinin çayı demlediği, Metin abinin hesap makinesini kullanmama izin verdiği yayınevi.

Fransızca öğrenmeye yeni başladığım sene içeriye gelen turistlere dedemin beni işaret ettiği, benimse kaçıp yukarı saklandığım yayınevi.

Babamın “Baba Evi’ni okumadan buradan kitap alamazsın” dediği, Bilal abinin çaktırmadan(!) istediğim kitabı çantama koyduğu yayınevi.

Bir kitabın nasıl ortaya çıktığını ve dağıtıldığını gördüğüm, sayesinde kitap sevmeyi ve gizlice koklamayı öğrendiğim yayınevi.

Yıllar geçtikçe babamın “Gel burada birlikte çalışalım” dediği yayınevi.

Şimdiyse sabah 08:00’de gelen bir maille beni, fuarda katılımcı kartı taktığım için gururlandığım çocukluğuma, dedemin aramızda olduğu günlere, Uğur Mumcu’nun ölüm haberi üzerine yasa boğulan evimize, Yeşilyurt – Sirkeci trenindeki türlü türlü satıcılara, başka türlü olabilir miydi düşüncelerine sürükleyen yayınevi.

Teşekkürler biryudumkitap.

Beni düşündürtmeye ve şaşırtmaya devam et!

işi “yazmak” olan iki şeker kadın

Ekim ayında, Tezgahçılar’ın düzenlediği Baştan Sona Dijital Yazarlık ve İçerik Kurgusu’na katıldım ve bu sayede iki tatlı kadınla tanışma fırsatı yakaladım: Diken, TimeOut istanbul ve Bianet için haberler yazan Nihan Bora ve InStyle’ın yazı işleri müdürü Bahar Kader.

Yaptıkları iş kesinlikle çok zor; konu bulmak, röportajlar yapmak, yazı yetiştirmek, her ay çıkan derginin son onayını vermek zorundalar. Bu yükü görebiliyorsunuz ama bu şeker kadınlar bundan hiç şikayetçi değiller çünkü mesleklerine tutkuyla bağlılar. Zaten bu yüzden, bu koşuşturmaca içinde gelip bir de bize yazmayı sevdirmeye çalışıyorlar 🙂 İyi ki de bize zaman ayırdılar ve onları dinleyip minik ilhamlar alabildim.

İkisinin de işlerinde ne kadar başarılı olduklarını söylemek bana düşmez. Ben sadece mesleklerini ne kadar çok severek yaptıkları gördüğümü söyleyebilirim. Anlattıkları her şeyi büyük bir zevkle takip ediyorsunuz, resmen işlerine duydukları aşk sözlerine, tavırlarına yansıyor.

12108882_911105635639080_4354636939375279748_n

E sadece onlar anlatmadı tabii, bizden de yazmamızı istediler. İşte sevgili Nihan Bora’nın yorumlarıyla düzelttiğim, El Empleo isimli animasyon filmi hakkındaki yazım:

223451758_640

Tik tak tik tak tik tak, haydi uyan!

Arjantinli yönetmen Santiago Bou Grasso’nun bol ödüllü kısa animasyon filmi El Empleo (The Employment), bir adamın sabah yataktan kalmasıyla başlayan işe gitme sürecini konu alıyor.

Film, her sabah duymaya alışık olduğumuz alarm sesiyle açılıyor ve bu ses bizim için, filmin genelinde etkili olan iç sıkıntısının da başlangıcı oluyor. Donuk bakışlı kahramanımız evde kahvesini hazırlıyor, kahvaltısını yapıp taksiyle işine gidiyor. Bu hepimizin alışkın olduğu bir durumken, yönetmen bir an için dönüp kendimizi ve yaşadığımız hayatı sorgulamamızı istiyor: biz kimiz, ne yapıyoruz, daha da önemlisi kimin için yaşıyoruz? Acaba farkında olmadan sistemin sürebilmesi için gereken parçalardan biri mi olduk? Nâzım Hikmet’in “Trak tiki tak! Makinalaşmak istiyorum!” dizeleri gerçek mi oldu yoksa?

Filmde hakim olan soluk renkler, mekanik hareketler ve “eşyalaşmış” karakterler, bu düşünme ve sorgulama sürecinde bize yardımcı oluyor. Lamba, masa, asansör, paspas gibi imgeler, bizlerin yaşamak için hem başkalarını kullandığımızı hem de aynı şekilde kendimizi kullandırdığımız gerçeğini vurguluyor. Bou Grasso, her birimizin tek bir işe yarayan eşyalara indirgendiğimizi ve hepimizin bir ruha sahip olduğunu unuttuğumuzu bu metaforlarla sorgulatmaya çalışıyor bize. Aynen Marx’ın yabancılaşma teorisinde kendi doğamıza, emeğimize ve hayata yabancılaştığımızı anlatmaya çalıştığı gibi… Sonuç olarak, 5 dakika boyunca kocaman bir ruhsal yorgunluk izliyoruz.

Filmdeki trafik lambaları sahnesi izleyiciyi gülümsetmeyi başarabilmişse de, belki de sürekli saate bakarak yaşamanın, durgun bakışlarla karşılaşmanın, mutsuz yüzler görmenin ne zaman olağan bir hale geldiğini düşünmemizin vaktidir. Tik tak tik tak, haydi uyan!

 

Köklenmek zor bugünlerde

Bu aralar hayat normal akışının dışına çıktı benim için.

8 Kasım’ı 9 Kasım’a bağlayan pazar gecesi, büyükbabamı kaybettik.

O, birine yük olacak diye ödü kopan, kendi işini bu seneye kadar hep kendi görmüş olan, etrafındaki tüm canlılara saygılı, kimseyi kırmayan (mesela kasaba ayıp olmasın diye yarım kilonun altında kıyma almazdı), ev kapısının anahtarı bozulduğunda evde havasız kalmaktan korkacak kadar evhamlı, o daha bir yaşındayken kurulan cumhuriyete sıkıca bağlı, bilgili, adil ve her durumda esprili biriydi.

Çok korktuğu ama bir o kadar da arzu ettiği şekilde, uykusunda sessizce ayrıldı aramızdan. Yine kimseye yük olmadan, sakince.

Onun ilk torunu ve sanıyorum ki torunları içinde de en kıymetli olandım. Onun gidişi tahminimden çok daha fazla sarstı beni. Çok gözyaşı döktüm. Döküyorum.

Köksüz kaldığımı hissediyorum şimdi.

Bu yüzden ayaklarım sürekli yere köklenmek istiyor. Bugünkü pratiğimde köklerimi bulamadığım için oradan oraya savruldum. Beni yerde tutan, içimde güven duygusu uyandıran bir parçamın gitmesi, bendeki köklenme gücünü de götürmüştü sanki. Bugün çok zorlandım ama devam ettim. Devam edeceğim.

Ve bu zor zamanımızda yanımızda olan herkesi kucaklıyorum.

En çok da büyükbabamı.

Yaşamaya devam!

1 haftayı geçti hastayım; nefes almakta zorlanıyorum, burnum-boğazım kaşınıyor ve kanepeden kalkmak istemiyorum. Burun damlasına ve ballı ıhlamura talim günler geçiriyorum.

Bu yetmezmiş gibi, ülkem için telaşlanıyorum. “Bu sefer farklı olacak” ümitlerimin yok olup gittiğini görmek üzüyor beni. Tek istediğim huzur içinde, medeni bir şekilde yaşamamız. Ama bunun git gide imkansız hale geldiğini görüyorum. Yakınlarımla konuşuyorum, herkes kendine göre bir çıkış yolu bulma çabasında.

Benim seçtiğim yol, olanı olduğu gibi kabullenmek. Durumu değiştiremiyorsam, bir şekilde ona adapte olmaya çalışmak. Ve bazı şeyleri azaltarak, yerine yenilerini ekleyerek devam etmek.

Mesela yogaya, kitap okumaya, film izlemeye, insanları sevmeye, gülümsemeye, işime gelmiyorsa dönüp gitmeye devam etmeye karar verdim. Evdeyken bir ses olmasını seviyorum; bu yüzden gündüz evdeyken mutlaka haber kanallarını izlerdim. Şimdi bunun yerine müzik dinlemeye karar verdim. Akşamları siyaset programlarından uzak durmaya, onun yerine ertelediğim yabancı dizileri izlemeye karar verdim. Daha çok gezmeye, kendimi beslemeye, kendi minik medeniyetimi yaratmaya karar verdim.

Bugün yoga hocam Vashistha’dan bahsetti. Vashistha, eylemlerimizin sonuçlarını bizlerin belirleyemediğimizi söylermiş. Mesela bir arkadaşımıza bir şeyi anlatmaya çalışıyoruz, günlerce haftalarca anlatıyoruz ama o anlamıyor. Sonra bir gün geliyor ve “ah anladım!” diyor. Vashistha bu noktada bunun bizim başarımızın olmadığını, arkadaşımızın konuyu bir noktada idrak ettiğini söylüyor. Veya bir poz için ne kadar çalışırsak çalışalım, hah tamam bir sonraki denemede başaracağım diyelim, bir şeyler kendini tamamlayınca poz ortaya çıkar diyor. Bana biraz kaderci bir öğreti gibi geldi ama içinde aynı zamanda çabalamak için motivasyon da barındırıyor.

Peki bugün olsa ne derdi Vashistha dedik derste, ve bunu araştırmaya koyulduk. Devam et derdi bize, yapmakta olduğun şeyi yapmaya devam et, yılma, çabala.

Öyle yapacağız biz de. Hayatı yaşamaya devam edeceğiz.